Şimdi yükleniyor

Küresel Köyde Kültür Sendromu

Küresel Köyde Kültür Sendromu

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği üzere: “Ne içindeyim zamanın, ne büsbütün dışında; yekpare geniş bir anın parçalanmış akışında. Teoman Duralı’nın da değindiği üzere; anı kaçırtan, zamanı donduran, hayatı anlamsızlaştıran küreselleşme, düşünce ve hayatı yok eder.

 Düşünceyi ve hayatı merkezine almış hangi sosyal bilim varsa “antiemperyalist”, “antikapitalist” yani “antiküreselci” olmakla mükelleftir. Önemli bir kavram kargaşası olan kültür ve medeniyet farkına değinmek de gereklidir. Çalışmanın kapsamında kültür ve medeniyet kavramlarının da görülmesinin sebebi küreselleşmenin ve kimliğin etkilerini gerçekleştirmek üzere kullandığı manevra alanlarının en sağlam zemini kültür ve medeniyet üzerinden gerçekleşebilmesi ve mümbit alanlar olmasıdır.

 Kimi görüşlere göre kültür, medeniyetin antitezidir. Ülkemizde kültür-medeniyet ayrımına ilk sistemli yaklaşımı Ziya Gökalp’te bulmak mümkündür. Ona göre toplum içerisinde fertler arasındaki bağı kuran, uyumu sağlayan kurumlar hars yani kültürdür. Bir toplumun üst tabakasını başka toplumların üst tabakası ile bağlayıp uyumu sağlayan kurumlar ise medeniyettir.

Huntington’a göre bir medeniyetten bahsettiğimiz zaman bir kültürden de bahsetmiş olmaktayızdır. Huntington’a göre medeniyet kültürel bir varlıktır. Medeniyetin tabiatını belirleyen kültürlerdir. Din bu kültürün oluşmasından en etkin temel faktörlerdendir. Yalnız sosyolog ve siyaset bilimcilerin bir kısmı, medeniyet, kültür ve din kavramlarını her ne kadar iç içe geçmiş olsa da keskin olarak ayırmaktadırlar.

Konunun önemli bir ayağını oluşturan ve Cemil Meriç’in de dertli olduğu meselelerden birisi kavramlardır. Kullandığımız kavramların kendimize ait olmadığını söyleyen Cemil Meriç, lügatimizi bile başkalarının yazmasından şikâyet eder. Cemil Meriç’in yazılarında açıklığa kavuşturmak istediği kavramların başında ise kültür ve medeniyet kavramları gelmektedir. Cemil Meriç’e göre II. Meşrutiyet’e kadar dilimizde kültür kelimesi yoktur. Bu zamana kadar kültürü karşılayan kelime “irfan”dır. Antropologlar tarafından kültür kelimesinin yüz altmış bir farklı manasının tespit edildiğini söyleyen Cemil Meriç, bunlardan elli dört kelimenin manası olamayacağını düşünmektedir. Ona göre kültür oldukça netameli bir kavramdır ve açık, berrak bir tarife kavuşturulamamış ve kavuşturulamayacaktır. Bu konuya ilişkin görüşlerini şöyle anlatmaktadır: “Dünyada kültürden daha kaypak mefhum tanımıyorum, tahlil edemezsiniz, çünkü unsurları sonsuz. Tasvir edemezsiniz, çünkü bir yerde durmaz. Manasını kelimelerle belirtmeğe kalktınız mı, elinizle havayı tutmuş gibi olursunuz.”

 “Bu iki kelimeyi neden soktu inteljansyamız? Sığınacağı hiçbir ada yoktur. Kendi medeniyetini inkâr ettikten sonra ölü medeniyetlerden kendine ecdat arar. Cami avlusunda bulunmuş bir çocuktur. Kültürü almıştır, irfanı atmıştır. Medeniyeti almıştı ümranı atmak için. Çünkü irfanını ve ümranını bilmez.”

 Cemil Meriç, irfanı sosyal antropolojik bir konu olamamasından ziyade, insanı yücelten, insanı insan yapan bir mana bütünlüğü içinde görme eğilimindedir: “İrfan düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime. Tecessüsü madde dünyasına çivilemeyen, zekâyı zirvelere kanatlandıran beşeri ilahiyle kutsileştiren uzun ve çileli bir nefis terbiyesi.” Kültür yerine irfanı tercih eden Cemil Meriç, zamanla irfanın asaletini kaybettiğini ve ne olduğu belli olmayan bilgi kırıntılarına yeni bir isim bulduğumuzu söyler. Bu isim ise kültürdür. Bugünkü nesillerin irfana tepeden bakmasının sebebinin de bu olduğunu düşünmektedir. İrfanı hazır bir elbise gibi görmesi Batı’dan kolayca elde edebileceğini sanmasına yol açmaktadır. “Bir bakarsınız kültür ile medeniyet aynı mefhumun iki ayrı ifadesi, bir bakarsınız aralarında dağlar kadar fark var. Kimine göre kültür, insanın olgunlaşmak için harcadığı çaba; medeniyet, dünyayı değiştirmek için giriştiği hareketler; biri amaç, öteki araç. Kimine göre iki mefhum arasında yalnız bir hacim farkı var”

 Cemil Meriç, medeniyetin bir süreç olduğunu ve iki unsuru barındırdığını düşünmektedir. Ona göre birinci unsur insani ihtiyaçların (maddi ihtiyaçlar) giderilmesi, ikinci unsur ise ahlak ve zekâ bakımından olgunlaşmadır. Ona göre süreç içerisinde: “İnsanlar bedeviyetten haderiyete ve medeniyete geçerler.” Ona göre medeniyet: “Su gibi bulunduğu kabın şeklini alır. Bir hayat üslubu manasına da kullanılır. Giyinme, oturma, yemek, içmek gibi Batı’nın kendine mahsus tavırlarının otoriter bir yoldan kabul edilmesidir.” Dolayısıyla Cemil Meriç, kültür yerine irfanı tercih ettiği gibi medeniyet yerine de “ümran” kavramını kullanmayı uygun görmektedir. Çeşitli düşünür ve araştırmacıların görüşleri, kültür kavramının çok geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu göstermektedir. Kavram, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi ve gelenek birikimi olarak tanımlanırken, Ziya Gökalp gibi bazı düşünürler de kültürü, bir milletin kendini koruduğu alan olarak görmektedir. Aynı zamanda modernleşme, teknoloji ve iletişim yoluyla kültürün nasıl dönüştüğü de önemli bir tartışma konusudur. Kültürün sosyal, toplumsal ve bireysel düzeydeki etkisi üzerine yapılan araştırmalar, kültürün insanların yaşama ve düşünme biçimini nasıl etkilediğini göstermektedir. Antropologların ve sosyologların işaret ettiği gibi kültür, araçlardan inanç ve geleneklere kadar geniş bir şekilde tanımlanabilir. Yazarların sunduğu fikirler, kültürün toplumun işleyişini ve devamlılığını sağlayan bir unsur olduğunu vurgulamaktadır. Kültürün sosyolojinin temel konularından biri haline gelmesinin nedeni toplumun birlik, bütünlük ve dayanışmasını sağlamasıdır. Bu nedenle kültür kavramı toplumun oluşumu ve devamı açısından büyük önem taşımaktadır. Kültür, insan düşüncesinin temel yapısı ve kolektif bilincin temel mayalanma noktasıdır. Beyinsel ve bireysel düzeyde bu kültür, kolektif bilinç ve normlarla şekillenir. Kültürel miras ile hızlı kültürel değişim arasında denge kuran toplumlar, küreselleşme ve kimlik olgusunun etkisiyle kültürel kimliklerini korumaya çalışmaktadır. Bu tür koruma çabaları göç gibi faktörlerle test edilmiştir. Göç, modern sosyolojide önemli bir konudur ve sosyolojik araştırmalarda sıklıkla vurgulanan bir konudur. Kültür, sembolik ve tarihi yasaları, manevi ve sosyal normları etkili bir şekilde belirler. Ancak küreselleşme ve modernleşme bu kültürel yapıların çerçevesini değiştirebilmektedir. Küreselleşme, kültürel kimlikleri belirleyen kültürel anlayışların doğasını değiştirirken, kültürleri ve kimlikleri dondurabilir veya geri çekilmeye zorlayabilir. Küreselleşme, kültür, kimlik gibi kavramların yanı sıra medeniyet anlayışını ve düşünce süreçlerini de etkilemiştir. Düşünmenin tefekkür, hayal etme ve kavrama gibi temel aşamaları küreselleşmenin etkisi altında donabilir veya askıya alınabilir. Bu durumda küreselleşme, Doğu-Batı karşılaştırmalarına tek taraflı bir bakış açısı getirmekte ve kimliği tek kalıpla sınırlandırmaktadır. Dil, sembolik olarak organikliği ve özgünlüğü temsil eden kültürel sürecin merkezinde yer alır. Kültür, dilin dinamik ve canlı olmasını, bu kültürel farkındalıkla oluşturulan dilin ve kimliğin nesnel olmasını sağlar. Küreselleşme ve modernleşme kimlik ve dil simülasyonları yaratırken, bu karşıt unsurların gelişiminin küreselleşme ve modernleşmenin etkisi göz ardı edilmeden ilerlemesi gerekmektedir.

 Küreselleşme, düzenin simüle edilmiş bir evrende gerçeklik olarak sunulduğu bir durumu yansıtmaktadır. Küreselleşmenin kimlik üzerindeki etkisi gerçeküstü ve hipnotik halüsinasyonlar aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu durum küreselleşme ile kimlik, güç ve denge  gerilimi artırıyor, gerçek dünya ise bir rüyayı andırıyor. Cem Karaca’nın dediği üzere:

BİNDİK BİR ALAMETE GİDİYORUZ KIYAMETE…

Share this content:

Yorum gönder